İstanbul'un en önemli tarihi yapılarından biri olan Ayasofya, uzun yıllardır kentin kültürel mirasına ev sahipliği yapmaktadır. Ziyaretçilerin görebildiği kubbe, mozaikler ve duvarlar dışında, yapı altındaki büyük ölçüde erişime kapalı olan tarihî bir katman da bulunmaktadır. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Kahramanmaraş'ta düzenlediği bir basın toplantısında, Ayasofya'daki restorasyon süreçlerine dair önemli bilgiler paylaştı.
Ersoy, Cumhuriyet döneminin en kapsamlı restorasyonunu yürüttüklerini ve çalışmaların sadece görünür alanlarda değil, yapının altındaki kapalı bölgelerde de sürdüğünü bildirdi. Ana kubbenin bazı kısımlarının yüzyıllardır benzer biçimde ele alınmadığını dile getiren Ersoy, çatlakların su sızıntılarına yol açarak iç mekandaki bezemelere zarar verebileceğini belirtti.
Bu nedenle, mozaik ve süslemelerin korunabilmesi için kubbeye dışarıdan müdahalelerin gerekli olduğunu ifade etti. İbadet ve ziyaret akışını kesintiye uğratmadan restorasyonu gerçekleştirmenin dikkatli bir planlama gerektirdiğini vurgulayarak, bilim kurulunun bir yıl boyunca bu konuyla ilgilendiğini aktardı.
Kubbenin altında yer alan platformun malzemeleri, taşıma kapasitesi ve montaj sisteminin titizlikle test edildiğini belirten Ersoy, bu mühendislik çalışmalarıyla birlikte, malzeme ve yük testlerinin tamamlanmasının ardından hızlıca montajın gerçekleştiğini açıkladı.
Kubbe açıldığında, radar ve lazer taramaları yapılacağını da söyleyen Ersoy, böylece görünmeyen çatlaklar, boşluklar ve yapısal sorunların detaylı şekilde tespit edilip, güçlendirme çalışmaları yapılacağını da sözlerine ekledi. Ersoy, Ayasofya'nın altında yer alan geniş yer altı galeri, geçit ve tünellerin bulunduğunu ve bu alanların yaklaşık 9 kilometre kadar uzandığını belirtti.
Bazı yerlerde çökmelerin ve geçişi engelleyen engellerin söz konusu olduğunu dile getiren Bakan, bu alanlarda temizlik ile düzenleme çalışmaları kapsamında önemli bir aşama kaydedildiğini ifade etti. Çamur ve balçığın temizlenmesi, nem kontrolü ve yapısal güvenliğin sağlanması hedefleri doğrultusunda çalışmalar sürdüğünü kaydetti.
Ersoy, önceliklerinin restorasyon, temizlik, güçlendirme ve bilimsel incelemeleri tamamlamak olduğunu vurgulayarak, bu işlemlerin ardından güvenilir ve uygun bölümlerin ziyarete açılabileceğini söyledi. Eğer bu durum mümkün olursa, Ayasofya'nın henüz ziyaretçilerin göremediği önemli bir tarihî alanı turizme kazandırılabilir.
Kubbedeki ana çalışmalar için en az bir yıl sürecek yoğun bir program öngördüklerini aktaran Ersoy, cephelerde birden fazla noktada eş zamanlı çalışma imkânı olduğu için sürecin daha hızlı ilerleyeceğini de belirtti. Bunun 12 milyar lirayı aşan bir kısmının kullanıldığını ifade eden Ersoy, geri kalan miktarın ise 2027 yılının ilk yarısında restorasyon faaliyetlerine yönlendirilmesinin hedeflendiğini belirtti.
Deprem bölgesinde özel mülkiyete sahip olan tarihî konaklar, evler ve diğer tescilli yapılar için de yardım sağladıklarını vurgulayan Ersoy, deprem sonrası vatandaşların restorasyon projelerinin Bakanlık tarafından ücretsiz olarak hazırlanması yönünde yapılan yasal düzenlemeleri aktardı.
Proje hazırlatmak isteyenlere 750 bin liraya kadar destek sunulabileceğini belirten Ersoy, alınan 1.297 proje başvurusunun önemli bir kısmında çalışmaların ya tamamlandığını ya da sona yaklaştığını duyurdu. Projenin onaylanmasının ardından uygulama yardımlarına geçildiğini ve hasar durumuna bağlı olarak 5 milyon liraya kadar destek sağlandığını dile getiren Ersoy, “Bu bir kredi değil, doğrudan hibe.” ifadesini kullandı.
Ayrıca, 300’den fazla yapı sahibinin proje aşamasını tamamlayarak uygulama sözleşmesini imzalayarak restorasyon süreçlerine başladığını açıkladı. Kahramanmaraş’taki kütüphane projeleri hakkında bilgi veren Ersoy, deprem öncesi alanların yaklaşık 5 bin 200 metrekare olduğunu ve bu alanların büyük bir kısmının afet sırasında hasar gördüğünü belirtti.
Şu ana kadar yaklaşık 8 bin 100 metrekarelik yeni kütüphane alanını tamamladıklarını kaydeden Ersoy, çalışma programında bulunan 5 büyük kütüphanenin devreye girmesiyle toplam alanın 31 bin 600 metrekareye ulaşacağını ifade etti. Deprem öncesi kütüphane alanını yaklaşık 6 kat artıracaklarını söyleyen Ersoy, yatırımları bina sayısı ile birlikte kullanım alanı, kapasite ve sunulan hizmetler açısından değerlendirdiklerini aktardı.
Türkiye Kültür Yolu Festivali’nin 2027 yılında 32 şehirde gerçekleştirileceğini duyuran Ersoy, son 6 şehrin programa eklenmesiyle büyükşehirlerin tamamının kapsama alınacağı hedefini açıkladı. Programda yer alan şehirlerden 30’unun büyükşehir olduğunu belirten Ersoy, Nevşehir ve Çanakkale’nin özel kültürel anlamı olan iki il olarak festivalde bulunacağını ifade etti.
Bu 32 şehrin Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 65’ini kapsadığını belirten Ersoy, festivalin ana amaçlarından birinin vatandaşların kültür ve sanata daha kolay ulaşmasını sağlamak olduğunu vurguladı. Kayseri’de bir etkinlik günü, güvenlik ve arındırma noktalarından yaklaşık 168 bin kişinin geçtiğini aktaran Ersoy, katılımın drone ve uydu görüntülemeleriyle izlenebildiğini, alan büyüklüğü üzerinden de yoğunluğun ölçülebildiğini anlattı.
Ersoy, bu ilginin, kültür ve sanatın toplumsal karşılığını ortaya koyduğunu belirtti. Türkiye Kültür Yolu Festivali’nin şehirlerde önemli bir hareketlilik yarattığını ifade eden Ersoy, etkinliklerin depremden etkilenen şehirlerde sosyal yaşamın yeniden canlanmasına katkı sunduğunu belirtti.
Festivalin yanı sıra gastronomi ve esnafın yeniden canlandığını, vatandaşların müzik, sanat ve etkinliklerle tekrar bir araya geldiğini vurgulayan Ersoy, Kahramanmaraş’ta da bu canlanmanın açıkça gözlemlendiğini sözlerine ekledi. Şehrin dinamik kültürel yapısını ön plana çıkaran Ersoy, festivalin bu zenginliği daha görünür hale getirdiğini ifade etti.
Farklı yaş gruplarına ve toplumsal kesimlere hitap eden etkinlikler aracılığıyla güçlü bir kaynaşma ortamının oluştuğunu belirten Ersoy, bu durumun Hakkâri'den İstanbul'a kadar birçok şehirde gözlemlendiğini vurguladı. Bazı yerlerde çocukların daha önce tecrübe etmedikleri etkinliklerle tanıştığını dile getiren Ersoy, çocukların bu alanlarda saatlerce vakit geçirebildiklerini ve festivalin sosyal etkisinin önemli olduğunu açıkladı.
Gastronomi, festivalin en önemli unsurlarından biri haline geldiğini dile getiren Ersoy, Türkiye’nin zengin mutfak kültürü olmasına rağmen bazı şehirlerde geleneksel tariflerin unutulmaya yüz tuttuğuna dikkat çekti.
Şefler ve gastronomi uzmanlarını sürece dâhil ederek “Lezzet Noktaları” adı verilen bir model geliştirdiklerini aktaran Ersoy, Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı ile gerçekleştirilen çalışmalar sonucunda seçilen işletmelere Lezzet Noktası tabelalarının verildiğini belirtti.
Bu işletmelere festival koşullarında ve sonrasında GoTürkiye aracılığıyla yönlendirme yapıldığını ifade eden Ersoy, seçilen restoranlarda dikkate değer bir ekonomik hareketliliğin meydana geldiğini kaydetti. Lezzet unsurlarının yanı sıra yerel mutfak mirasının korunmasının da önemli olduğunu vurgulayan Ersoy, işletmelerin unutulmaya yüz tutmuş yöresel yemekleri menülerinde yaşatması gerektiğin önemsediğini aktardı.
Bunun jüri tarafından denetim altında tutulduğunu söyleyen Ersoy, geleneksel yemekleri menüsünden çıkaran bir işletmenin bir sonraki yıl tekrar seçilmeyebileceğini ifade etti. Ersoy, “Amacımız sadece restoranın cirosunu artırmak değil; o şehrin gastronomik mirasını gelecek kuşaklara taşımak.” şeklinde konuştu.
Kahramanmaraş’ın yüksek gastronomi potansiyeline sahip olduğunu belirten Ersoy, dünya çapında bilinen dondurmasının yanı sıra zengin bir mutfak kültürüne sahip olduğunu, festivalin bu potansiyelin tanıtımına önemli katkılar sunduğunu ifade etti.
Göbeklitepe, Karahantepe ve Türkiye’nin farklı kazı alanlarından elde edilen yeni bulguların 8 yıldır uygulanan arkeoloji politikalarının bir sonucu olduğunu aktaran Ersoy, göreve geldiğinde kazıların çoğunluğunun yılda yaklaşık 60 gün sürdüğünü belirtti. 12 aylık kazı programının yıl boyunca sürekli toprak kazılması anlamına gelmediğini açıklayan Ersoy, kazıların yalnızca mevsimin uygun olduğu dönemlerde yapıldığını, diğer zamanlarda ise belgelenme, raporlama, restorasyon ve bilimsel incelemelerin sürdüğünü anlattı.
Kazı başkanlığı sayısının 157’den 267’ye çıkarıldığını ifade eden Ersoy, yabancı kazı başkanlıklarının tümüne Türk koordinatör kazı başkanlarının atanmış olduğunu da bildirdi. Türkiye’de yabancılar tarafından gerçekleştirilen arkeolojik kazıların yaklaşık 163 yılı aşkın bir geçmişe sahip olduğunu aktaran Ersoy, bilimsel hafızayı koruyarak kontrol ve işbirliğini güçlendirdiklerini kaydetti.
Uyguladıkları kazı modeline ilişkin değerlendirmelerde bulunan Ersoy, sözlerini şu şekilde tamamladı: “Biz hızlı kazı yapmıyoruz.” Dev bir kazı süreci yürütüyoruz. Geçmişte Efes gibi büyük antik kentlerde tek bir noktada 10 kişilik bir ekip çalışma gerçekleştirebiliyordu.
Ancak günümüzde, çok daha büyük ekiplerle aynı anda 10 ayrı bölgede kazı yapabiliyoruz. Ekip, malzeme ve donanım sağlandığında kazı faaliyetlerinin ilerleme hızı doğal olarak artış gösteriyor. “Fakat bilimsel prensiplerden ödün vermiyoruz.” dedi.
Geleceğe Miras Projesi çerçevesinde yaklaşık 3-4 bin uzman, arkeolog, sanat tarihçisi ve teknik personelin yanı sıra 6 bin işçinin de sahada aktif görev yaptığını belirten Ersoy, Türkiye’deki arkeolojik potansiyelin henüz çok küçük bir kısmının gün yüzüne çıkarıldığını vurguladı.
Bazı bölgelerde yapılan kazılarda ortaya çıkan alanın yüzde 10’un altında kaldığını söyleyen Ersoy, 70 yıldır kazılan Hierapolis’te ise bu oranın yalnızca yüzde 3,5 olduğunu ifade etti.
Göbeklitepe’nin Taş Tepeler projesinin bir parçası olduğunu belirten Ersoy, kamuoyuna duyurulan 12 önemli Neolitik alanın yanı sıra henüz kamuya açıklanmamış 8 alan daha bulunduğunu ve toplamda bu sayıların 20’ye ulaştığını aktardı. Ersoy, bölgenin Neolitik Çağ açısından dünyanın en önemli merkezlerinden biri olduğuna dikkat çekerek, dünyanın ilk Neolitik Kongresi’nin Şanlıurfa’da gerçekleştirildiğini hatırlattı.
Türkiye’nin bu alandaki araştırmalarda dünya genelinde önde gelen ülkelerden biri haline geldiğini belirten Ersoy, Çin, Rusya, ABD ve İtalya gibi çeşitli ülkelerden bilim insanlarının da kazı çalışmalarına katıldığını ve ekiplere destek sağladıklarını belirtti. Göbeklitepe’nin yaklaşık 12 bin yıllık tarihinin değerine dikkat çeken Ersoy, daha eski bulguların keşfedilmesinin bilimsel açıdan imkansız olmadığını ifade etti.
Taş Tepeler hattının Şanlıurfa’dan Mardin’e ve güney illerine uzanan geniş bir Neolitik yay oluşturduğunu belirten Ersoy, yoğun kazı yönteminin buluntu sayılarındaki artışı da beraberinde getirdiğini kaydetti. Kazılarda belirli seviyelere ulaşıldıkça ortaya çıkan eser sayısının da arttığını ifade eden Ersoy, bir yılda yaklaşık 5 bin eserin, sonraki yıl ise 6 bin eserin bulunduğunu belirtti.
Bu yıl da yoğun bir şekilde yeni eserlerin gün yüzüne çıkmasını beklediklerini dile getirdi. Atatürk Havalimanı’nda inşa edilmesi planlanan büyük müze depo alanının artan ihtiyaç doğrultusunda genişletildiğini açıklayan Ersoy, bu alanın güvenlik, depreme dayanıklı altyapı ve Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden eserlerin sevkiyatına uygun lojistik olanaklar nedeniyle tercih edildiğini belirtti.
Yurt dışına kaçırılan kültürel varlıkların Türkiye’ye iadesi için yürütülen çalışmalara değinen Ersoy, iade süreçlerinde hukuki dayanakların ve bilimsel verilerin önem taşıdığını söyledi. 1906 yılının bu bağlamda önemli bir hukuki eşik olduğunu vurgulayan Ersoy, bu tarihten sonra yurtdışına çıkarılan eserlerde Türkiye’nin hukuki pozisyonunun güçlendiğini, daha önce kaçırılan eserlerde ise izin alınmadan çıkarılmasının kanıtlanmasının zorlaştığını ifade etti.
ABD gibi ülkelerde yargı süreçlerinin 8-10 yıl sürdüğüne ve bu durumun maliyetinin milyonlarca dolara ulaşabildiğine dikkat çeken Ersoy, bu sebeple eserlerin alım veya geçiş ülkeleriyle ikili protokollere yoğunlaşarak çalıştıklarını aktardı. Şu an itibarıyla 14 ülke ile bu kapsamdaki anlaşmaların yapıldığını belirten Ersoy, bu protokollerin bazı iade süreçlerini 8-9 yıldan 7-8 aya kadar kısaltabildiğini ifade etti.
Kaçakçılıkla mücadele ekiplerinin müzayede evleri, internet platformları ve sosyal medya hesaplarını sürekli olarak izlediğini aktaran Ersoy, özel kasalarda saklanan eserlerin tespitinin zor olduğunu, ancak eserlerin satışa sunulduğu veya sergilendiği anlarda harekete geçtiklerini dile getirdi.
Eserlerin tespit edilmesinin ardından müzayede evleri ve olası alıcılara uyarılar yapıldığı bilgisini veren Ersoy, kazı başkanları, bilim kurulları ve uzmanların eserin Anadolu kökenini ve çıkarıldığı bölgeyi bilimsel yöntemlerle belirlediğini vurguladı.
Marcus Aurelius heykelinin iade sürecini örnek olarak gösteren Ersoy, heykelin ait olduğu bölgeden elde edilen bir ayak parçasının eserle bilimsel olarak eşleştirildiğini, fiziksel eşleşmelerin güçlü bir delil sunduğunu belirtti.
Türkiye’nin kültürel varlık kaçakçılığına karşı olan mücadelesinin UNESCO ve uluslararası platformlarda örnek teşkil ettiğini dile getiren Ersoy, diğer ülkelerin de Türkiye'nin takip ve iade süreçlerinden faydalanmak istediğini kaydetti. İş birliği yapan ülke sayısının artmasının yasa dışı kültürel varlık ticaretine engel olacağını ifade etti.
Ayrıca, Türkiye’nin yaklaşık 9 bin kültürel varlığının geri dönüşünü sağladığını belirten Ersoy, iade çalışmalarının yasa dışı piyasadaki talebi azaltarak caydırıcı bir etki yarattığını vurguladı.
Türkiye kökenli eserleri almak isteyenlerin, devletin bu eserleri takip edeceğini artık bildiklerini söyleyen Ersoy, "Bu eser gün yüzüne çıktığı anda Türk devleti bunu fark eder, peşine düşer ve maliyeti ne olursa olsun iade için mücadele eder," dedi. Bu farkındalığın, eserlerin yasa dışı piyasadaki değerini düşürdüğüne dikkat çeken Ersoy, asıl caydırıcılığın burada başladığını belirtti. Defineciliğin yalnızca sahada yakalanarak sonlanamayacağını, talebi de azaltmak gerektiğini sözlerine ekledi.